Misafirperverlik ve Sağduyu Çağrısı

Cuma günü bir sosyal medya blogunda yayınlanan “Trendyol’un Anlatılmayan Hikâyesi” özel haberinin 1. bölümünü okudum. Ses getiren, dikkat çeken ve provokatif bir yazı olduğunu teslim etmek gerek, ancak Türkiye’nin sosyal medya rehberi iddiasıyla internet yayıncılığı yapan bir site için yazının sübjektifliği ve üslubu birçok kişi gibi beni de rahatsız etti.

Öncelikle belirteyim ki yanlış anlaşılmasın, Demet Mutlu’yla Mart 2010’da Sidar Şahin aracılığıyla tanıştım, beraber bir kahve içtik, hepsi o kadar. Açıkçası bugüne dek Trendyol’dan tek bir alışveriş yapmışlığım dahi yok. Ama ortada bir başarı varsa Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmek gerektiğine inanırım. Bu  yüzden yazının yayınlandığı sitede yapıcı eleştirilerimi aşağıdaki yorumla paylaştım:

İlginç bir açıdan feysbukvari bir hikaye ortaya çıkmış. Bu bile Trendyol’un “olduğunun” ispatı. “The Private Shopping” filminin senaryosu hazır. Elbette, her başarılı proje ardında Winklevoss’lar ve Saverin’ler bırakabilir. Lakin Demet Mutlu’dan 40 küsur kez askerlik arkadaşımız gibi Demet diye bahsederken, yazımızı “We tried to reach Ms. Demet Mutlu, unfortunately she was unavailable for comment at the time of press” kalıbının zerafetiyle süslemek daha şık, daha “fashionable” olurmuş. Eminim ki tüm pozitif avantajlarına rağmen, erkek egemen bir iş dünyasında, Demet Mutlu’nun bile bu “zarif” kararları alırken zorlandığı, sıkıldığı anlar olmuştur. Hikayemiz “o dedi bu koduyla” ilgi çekici ve sürükleyici olsa da ana kahramanın bakış açısı olmadan inandırıcılığı ve nesnelliği eksik kalmış. Not: Bu arada kimse kusura bakmasın, Demet ne yaptıysa, helal olsun iyi yapmış, byDede gibi bir markayla bugün Trendyol’un bulunduğu konumda olamayacağı da apaçık ortada. — Cem Argun.-

Son derece ölçülü ve yapıcı olduğunu düşündüğüm yukarıdaki yorumum yazının sahibini oldukça rahatsız etmiş olacak ki garipsediğim bir üslûpla aşağıdaki agresif cevabı kaleme almış:

@ Cem Argun: Şimdi kanal değiştiriyorum abi, senin anlayacağın dilde yazacağım; After reading this stuff about Trendyol, the first joke that everyone thought was “the private shopping-movie” (you can think this as “stating the obvious), even some friends called me and told this, we laughed desperately. So first of all, I want to say to you is “get creative for god’s sake!”. Second thing is, well, there is no easy way to say this but, I’ll just gonna say it anyway, we didn’t try to reach Mrs. Demet Suzan Mutlu Üçok. We actually reached her and talked about all this in two different sessions, as an interview (you’ll read it in second part of this series). But you, as Cem Argun the great, were so eager to slap this kind of thing in the face that you spoiled it big-time! Well, I want ask you this: who’s so fashionable now, huh? Let’s continue to the third one, see, this very manly business relationships in Turkey, of course, can’t give space for women to make preneurs in the way of “grace”. And our hero in the story has a perspective on all this. You’ll see as I said, in the second part of it. The last one, about byDede. As a brand-management-related-person you should know it better, if you have enough money, enthusiasm and consistency, you can even make byHedeHödö a Trendyol. You see, when I first started this website, everyone said that you can’t make it with “.co”, what was “sosyalmedyadotco”? I just waited. And now, with enough money, with the right team, with the right relationships and stand, and of course consistency and transparency, I made this website (with my team of course), the leading website about social media and new ventures. While I’m finishing my comment for yours, I just wanna add a little something to the mix that, I wrote these sentences in a very negative manner, but it has a reason. And the reason is that that you are a brand-person, too. You should know it better when you comment on a website without knowing all the facts and make yourself a fool out of it. Kind regards,

Sosyal medya, dijital pazarlama ve teknoloji yayıncılığı iddiasındaki blog yazarı arkadaşımız kendisinine hiç de yakıştıramadığım magazinci üslubuyla eleştiriyi kişisel boyuta taşımış. Yorumum içinde yabancı yayınlarda haberin tüm taraflarından görüş istendiğinde kullanılan kalıbı tırnak içinde özellikle İngilizce kullanmıştım. Buradaki eleştirel dokundurmadan da alınmış olacak ki hepten İngilizce yanıt yazmış. Ben de Google Translate kullanarak tercüme ettim ki mahçup olmadan layıkıyla yanıt verebileyim:

Trendyol yazısına “The Private Shopping” senaryosu olur demem şaka değildi. Niyeti, tarzı, üslubu, sübjektif bakış açısıyla yazıda açıkça buna yeltenildiği hissi bende ağır bastı. Benim tespitim olsa olsa yazarın da dediği gibi malumun ilanıdır. Yazar bana orijinal bir şey bul, “get creative for god’s sake” diyerek küçümsediğini düşünüyor. Canı sağolsun. Hem, hâşâ ülkemizde yaratıcılık Allah’a mahsus, hem de sunulduğu şekliyle dedikodu niteliğine bürünmüş bir yazı için yaratıcı olmamızı gerektiren bir durum yok. Malumu ortaya koyan yazarın bakış açısısıdır.

“Hikayenin iki tarafını da eşzamanlı ve dengeli sunmak gerek”

İkinci olarak yazarımız, beni adeta tekzip ederek Demet Mutlu’yla da röportaj yaptığını, kibar versiyonuyla sabredip ikinci bölümü bekleyemediğimi söylemiş. Halbuki yazının okumuş olduğumuz birinci bölümünde bir not olarak bunu belirtmediği gibi, gazetecilik etiği gereği, bu bölümdeki iddialarla ilgili Demet Mutlu’nun görüşlerini paralel bir akışla vermesinin daha yerinde olacağını da göz ardı etmiş. Bilakis sık sık daha önce gazetelerde yayınlanan röportajlardaki beyanlara atıfta bulunulmuş. Karşı tarafın görüşünü sonraki bölümlere saklamaya kalkmak benim anlayışıma göre magazinciliktir, senaryoculuktur, az sonracılıktır, sorumlu bir mesleki yayıncılık anlayışına sığmaz. Yazarın bu yanlış tercihini yine son derece “unfashionable” ve saldırgan bir üslûpla örtbas etmeye çalışması ise talihsizlik olmuş. Yazıda belirtilen her şey harfien gerçek olsa dahi, -ki olabilir- yazının sunuş şekli ve yazarının lütfedip sitesine yoruma gelen misafire saldırgan tavırlarla had bildirmeye kalkışması inandırıcılığını zedeliyor. İster istemez Saverinler, Winklevosslar aklına geliyor insanın…

Neyse ki yazarla hemfikir olduğumuz bir nokta da çıkmış. Her şeye rağmen Demet Mutlu’nun erkek egemen iş dünyasının tüm ayrımcılığına karşı zerafetini bozmadan sert kararlar alabilen güçlü bir lider portesi çizdiği. Senaryoda ikinci bölüme bırakılmış ama olsun varsın…

byDede? Ciddi olamazsın…

Gelelim byDede konusuna. 20 yıllık reklam ve pazarlama tecrübeme dayanarak söylemeliyim ki, 300.000 doların tamamını tanıtıma yatırsan -ki eminim Trendyol yatırımının iletişim/tanıtım kısmı marjinaldir- ne byDede’den, ne de öyle HedeHödö’den Trendyol gibi bir moda markası çıkaramazsınız. Trendyol’un başarısının azımsanmayacak bir kısmı da doğru marka isiminde yatıyor. Diğerlerinden de marka çıkmaz mı, çıkar elbet, ama Trendyol gibi zarif ve “fashionable” olmaz. Olsa olsa FSM1453 Mahmutpaşa sendromu olur. İyi kotarılmamış bir marka ismi aklınıza gelen diğer özel alışveriş veya fırsat sitesi markaları gibi zorlama algılanır ve üzerinize yapışan bu algıdan kolay kolay kurtulamazsınız. Dolayısıyla hikayemizin Sean Parker’ı Sidar Şahin Demet Mutlu’nun kulağına eğilip “Dede’yi salla, Trendyol olsun” demediyse bu konuda da krediyi girişim sahibine teslim etmek gerek.

Konu dışı bir örnekle kendi girişimin başarısına da değinmeyi tercih eden yazar arkadaşımıza işin daha başında “nokta co” tutmaz diyen uzmanların iş bilmezliği ise tamamen o uzmanları bağlar. Arama motoru egemen internette zamanında Del.icio.us’ların açtığı yolda, noktadan sonraki uzantı teferruattır. Alışılmadık bir uzantıyı rahatlıkla markanızın bileşeni olarak kullanabilirsiniz, hiç sorun değil. Marka olursunuz olmasına, lakin sürdürülebilirlik için bol bol saygı, tutarlılık, samimiyet, sağduyu ve bir tutam da dostluğa ihtiyacınız olacağını asla unutmayın.

Son olarak yazar arkadaşımız cevabını kasten negatif yazdığını, zira bir web sitesine konunun tüm boyutlarına hakim olmadan yorum yapmanın ahmaklık olacağını ifade etmiş. Konunun tüm boyutlarını yazısında nesnel ve adil bir bakış açısıyla okura yansıtamayan bir yazarın, kendisine daha ziyade şekil ve usul bakımından getirilen yapıcı eleştirilere pek de şekilli olmayan bir yanıt vermesini ben ahmaklık olarak tanımlamaktan çekinirim.

Kişisel bir blog yazmakla kurumsal çerçevede gazetecilik veya yayıncılık yapmak arasında ince bir çizgi var. Diğer tarafa geçerken sorumluluklarınız ağırlaşıyor, her zaman donanımlı ve temkinli olmanızda fayda var. Verdiğiniz eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin ticari boyutunun araştırmacı gazeteci kimliğinizle çıkar çatışmasına yol açacağını düşünenler dahi çıkabilir. Buna da mahal vermemek lazım.

Let’s be kind & rewind. Shall we?

Eminim kendisi de yazısını ve yorumuma cevabını sakin kafayla bir kez daha okuduğunda maksadını aştığını anlayacaktır. Birbirimizin fikirlerine iştirak etmeyebiliriz, birbirimizi kırmadan, çirkinleşmeden, medeni şekilde eleştirebildiğimiz sürece ben tartışmadan kaçmam. Her şeye rağmen dostluk elimi de uzatırım, havada kalmayacağını, bu tatsızlıktan hoş bir sohbet doğacağını ümit ederek.

 

Cem Argun.-

 

OnurAir Twitter’da kalkışa geçti!

OnurAir'in Twitter'daki onurlu yükselişi ancak lineer cebirle açıklanabilir...

OnurAir’e neden ve nereden döndük anlatayım. Dün Gökhan Aydın sağolsun Twitter reklam blogundan bir yazı paylaştı ve tesadüfen çok ilginç birkaç konuda kafa patlatmamızı tetikledi:

Söz konusu blog yazısında yılın en çok RT edilen tivitinin aşağıdaki Wendy’s  yardım çağrısı olduğu anlatılıyor:

Wendy’s kampanyası bize OHY001 kodlu :) OnurAir Faciasını anımsattı. Bildiğiniz gibi Van Depremi ardından OnurAir kaş yaparken göz çıkarmış, yardım niyetine oldukça ciddi bir sosyal medya faciasına sebebiyet vermişti. Kaza kırım raporları, karar kutu her şey “pilotaj” hatasına işaret ediyordu. Şaka bir yana, evet özellikle sosyal medyada her marka hata yapabilir, kriz yaşayabilir, ancak bir de özürünüz kabahatinizden büyükse işiniz oldukça zor:

"...kampanyamız bunu anlamayan bazı takipçilerimiz nedeniyle sona erdirilmiştir."

OnurAir bir hata yapmış, olabilir, lakin yetkililer infiali doğru okuyup hatalarını anlamakta direnince kriz çığ gibi büyüyor. Samimi bir şekilde en yetkili ağızdan özür dileyip takipçilerinin, hayranlarının uyarıları için teşekkür edecekleri yerde talihsiz bir şekilde bizi anlamadılar diyerek yardım makbuzlarını teşhire kalkışıyorlar. Yangını söndürelim derken, körükle gitmek de bu olsa gerek…

Peki Wendy’s veya başka diğer benzer global markalar için tıkır tıkır fan, like, ritivit devşiren model OnurAir için neden çalışmamış, bilakis yere çakılmıştı?

Bunu kısaca “sosyal medya fırsatçılığı ve ahmaklığı acımasızca cezalandırır” diye açıklayabiliriz. Elbette doğal afet ve ulusal acil ihtiyaç anında yardımını koşullu yapmaya yeltenen bir havayolu şirketiyle, ortalık süt limankan haydi bizim karnımız tok, yetimhanede veya koruyucu aile gözetimindeki çocuklar için hep birlikte el ele bir güzellik yapalım fikri uzaktan yakından benzeşmiyor.

Aklınızda bulunsun, bu tür bir krizle karşı karşıya kaldığınızda isterseniz allame-i cihan olun, icranın en tepesindeki adam olarak başınızı önünüze eğecek ve çıkıp mecrasında bizzat siz özür dileyeceksiniz. “Yanlış anlaşılmalardan” dolayı değil, basbayağı yanlış yaptığınız için, 3 gün sonra değil anında özür dileyecek ve gerekirse kelle verecek, diyet ödeyeceksiniz. Özür dilemek erdemdir, telafi etmek büyüklüktür. Bizim insanımız samimi ve ivedi olması koşuluyla özür dileyeni hemen affeder, yelkenleri suya koyverir. Nedense bizim yöneticilerimiz kul olmadıklarından olsa gerek, hata yaptık demeyi, özür dilemeyi kendilerine zul görüyorlar…

Neyse tam hata yaptılar, ama en azından dolambaçlı da olsa özür dilediler derken aşağıdaki grafiğe rastlıyoruz. O da ne! 25 Ekim faciasının hemen ardından OnurAir Twitter’da çaktırmadan sabit hızda istikrarlı bir yükselişe geçiyor. Her gün istisnasız tam 9 kişi OnurAir’i takibe alıyor. Ne bir eksik, ne bir fazla. Meğer yardım kampanyası işe bile yaramış, farkında değiliz. Ne de olsa reklamın iyisi kötüsü olmaz değil mi?

OnurAir'in Twitter'daki onurlu yükselişi ancak lineer cebirle açıklanabilir...

Kazın ayağı öyle olmasa gerek. Belli ki BuyTwitterFollowers veya benzeri bir sistemle, sabit bir bütçe karşılığı günlük takipçi kotası belirlenmiş. Sosyal medyada bariz bir hatanın ardından, yanlışınızı örtbas etmek için bu kadar suni bir şekilde takipçi devşirdiğinize göre alenen ders almamışsınız, işin gerçek uzmanlarına başvurmamışsınız demek oluyor. Halbuki sağım solum, önüm arkam, memleket sosyal medya uzmanı kaynıyor. Twitter bir yana OnurAir’in 224.000 Facebook hayranıyla Türk Hava Yolları’nın bile 2 sıra önünde önünde olmasını da bu yanıltıcı yöntemle mi açıklamalıyız?

E şimdi biz sizin uçağınıza nasıl binelim, sözünüze güvenip nasıl çoluğumuzun çocuğumuzun canını emanet edelim be canım kardeşim?

Wendy’s Promoted Tweets Performans Analizi:

OnurAir’i teessüfle andıktan sonra buna aracı olan Altın Tivit sahibi Wendy’s kampanyasını da incelemeden geçmeyelim. Promoted Tweets formatındaki bu reklam tiviti 100.000 civarı RT almış ve Wendy’s koruyucu aile bakımındaki çocuklar için 50.000 US$ bağış yapmış. Açıkça Wendy’s RT’lerle ciddi bir “engagement” elde etmiş. Lakin Twitter’ın ABD’de o dönemde 33 milyon tekil kullanıcıya eriştiği varsayılırsa, %2.85 civarında bir EPM (Engagement Per Thousand) Google Adwords’ün %2′lik ortalama CTR (click through) rakamı ile karşılaştırıldığında Promoted Tweet’ler için pek de aman aman bir fark ortaya çıktığı söylenemez. Kampanya 100.000 RT’te kesildiği için rahatlıkla Wendy’s Twitter’dan 100.000 RT için CPRT (cost-per-retweet) temelli bir Promoted Tweets alımı yaptı diyebiliriz. Bunun tarifesinin de biraz bakkal hesabı, biraz da Flowtown’ın restoranlar için tespit ettiği 53¢’lik CPL (cost-per-like) hesabı üzerinden çıkarımla 50¢ olduğunu varsayabiliriz. Yani Wendy’s için her bir ritivitin CPRT’sinin toplamda 1$ olma ihtimali oldukça yüksek.

(EPM=100.000/35.000.000)*1000)=%2.85

Not: [EPM=(RT+{Mention}/Erişim)*1000] Elbette engagement ölçümü için varsa @mention sayısını da eklemek gerek.

Ayrıca bu “Promoted Tweet” kampanyası ertesinde, 17 Haziran- 17 Temmuz arasında @wendys %19 artışla 4.794 yeni takipçi kazanarak 30.026′ya ulaşmış, takip eden aylık dönemlerdeyse (17′sinden 17′sine), sırasıyla %14.2, %8,5 ve %6.8 olarak azalarak artmaya devam ediyor. Yani kampanyanın takipçi sayısı üzerinde olumlu etkisinin görüldüğünü söylemek mümkün. (Kampanya Haziran başı başlıyor ancak TwitterCounter‘da premium hesapla bile 17 Haziran öncesi istatistiklere ulaşamadım. Dolayısıyla etkisinin çok daha olumlu olduğunu düşünüyorum.)

Bu arada Wendy’s, @GirlBehindSix adlı gizli Twitter yarışmasıyla Kasım ayında bir çırpıda 33.000 takipçi daha kazanmış:

Takipçileriyle para karşılığı ilişki yaşayanlara önemle duyurulur. Karşılıklı aşk gibisi yok. ;)

 

Güncelleme: Bugün Korhan Kurt‘la Twitter sohbetimizi takiben “engagement” tanımını genişletmek gereğini hissettim:

Bu durumda EPM (enagement per thousand) formülünü de güncelleyeyim:

EPM=(RT+{Mention}+{Favorite}+{Reply}/Erişim)*1000] 

 

Cem Argun.-

 

Sorular

1: Sosyal medyada niteliğe değil de niceliğe aldanarak etik olmayan yöntemelerle takipçi ve hayran satın alınması hakkında ne düşünüyorsunuz?

2: Gelin yol yakınken dijital pazarlama terminolojisi “engagement” yerine zımba gibi bir Türkçe kelime buluverelim. Var mı öneriniz?

Ayrıca buraya kadar okuyup da beğenmemek, tivitlememek ayıp olur. Tembellik etmeyelim, paylaşalım… Beğenmediyseniz, farklı düşünüyorsanız da çekinmeyin yorum yapın tartışalım.

This has been done before and it failed. #unhate #unsincere @benetton_ucb

Hey Benetton, are we at least allowed to hate the insincerity of your advertising? You’ve done this once and failed big. I’m pretty confident it will fail again, this time for good.

Your company was once built on operational excellence, logistics, just-in-time manufacturing and value chain management. Yet you’ve falsely attributed your success solely to your brand’s provocative ads. Yes they drew attention on one side, but they also drained your brand down the hole. Here you go again. I’ll try to explain why and how wrong this is.


Yes. This has been done before. Remember?

Benetton has a long history of controversial & provocative ads in the 1990’s, led by then creative head, the “infamous” photographer Oliviero Toscani. He exploited serious world matters on giant urban billboards with shocking and irritating images. All for a cause, to raise awareness the company claimed.

Nevertheless we have never ever seen even one of these posters in the “heavenly” Benetton stores, at the point of sales, where shopkeepsers had to move merchandise. Benetton stores always and still have a peaceful, heavenly mix of colors and people. (Apparently they now use the store façades as well…)

The causes were obviously manipulated to drive people to the Benetton heaven. But that didn’t happen. During 1990’s the tone of Benetton campaigns went from a multicultural and peaceful mix of racial colors to bloody death & war scenes.

In 1995, even cold blooded German consumers couldn’t stand this fake & phony transition from diversity to controversy. They started to protest & boycott Benetton. Germany was then Benetton’s largest market outside Italy. Store traffic & sales were down by as much as 50%. German retailers sued Benetton over those shock ads claiming such images of war and Aids caused slump in sales.

This warning didn’t stop Benetton. This kept going until 2000, when Toscani resigned over the furious protests about its “Sentenced to Death” initiative, in the US. This time the state of Missouri sued Benetton over the ads and Sears cancelled its contract to sell Benetton clothing. This was the end for Toscani and the beginning of the end for Benetton.

Their operational excellence, JIT, logistics and value chain models were now hijacked by apolitical fashionistas like Zara, Mango & H&M. In fact shoppers around the world didn’t care about world matters when buying merchandise. Instead reminding them of hunger, ilnesses, violence, racism was really bad for business. Sad but true, those who really care about social and world matters were the ones who really didn’t care about branded merchandise and shopping. Despite somehow steady revenues Benetton stores were now empty or at least perceived so.

Over the last decade, between 2000 & 2010 Benetton’s revenues grew just 1% and remained fairly stagnant at around € 2bn. Whereas competitors like Inditex (Zara) and H&M have witnessed an exponential growth druing the same period, reaching €17.5 bn and €15 bn respectively in annual revenues. Attributing this failure to grow, to Oliviero Toscani’s departure and Benetton’s return to conservative communication strategies would be a major mistake. During the same period Zara and H&M almost didn’t advertise at all, they just used fast fashion, retail experience and designer products to grow their fashion empires. It seems that Benetton is falling for the same mistake twice. Yet the cure is not in controversial advertising.

That’s why the new #unhate campaign is nothing but a hopeless & erroneous effort. People simply won’t buy the “United Charades of Benetton” anymore.

Just by saying #unhate next to images of french kissing people “not-getting-along-well-together” is pure provocation. It sure attracts attention, but it breeds nothing but hatred among those homofobic, intolerant and violent majorities who already hate each other in the 120 countries where there’s a Benetton store. Few would embrace this message and the ones that do would probably be liberals that don’t ever care what to wear.

Benetton’s apology and immediate withdrawal of the Pope poster following the pressure from the Vatican is yet another proof of their insincerity.

So that’s what we call #unsincere and we have every right to hate the #unsincere. What do you think?

 

Cem Argun.-

 

Reklamın Yalınfikirli Tanrıları Bizi Affetsin

Bakın Vodafone iyi işler yaptığını söylüyor. Çok güçlü iddiaları var.

Kapsama altyapısını 5 yılda 4 katına çıkarmış, 4 milyar TL’den fazla yatırımla Türkiye’yi akıllı kapsama teknolojisiyle tanıştırmış.

Üstelik adeta hodri meydan diyerek, bunu iddialı ve özgüven dolu bir pazarlama fikriyle destekliyor:

“Kapsama kalitemize o kadar güveniyoruz ki, olmaz ama, iki Vodafone’lu arasındaki görüşme kesilirse o görüşmeyi ücretlendirmiyoruz.”

Buraya kadar iyi güzel. Lakin bu güçlü ve yalın iddianın, bu cesur meydan okumanın tanıtımını öyle sulandırmışlar ki anlamak da, ciddiye almak da mümkün değil. İzleyelim:

Sırf komiklikle, şaklabanlıkla dikkat çekeceğiz, merak uyandıracağız diye reklamın draması vermesi gereken mesajla ilgisiz, alâkasız çakma bir NASA ve uzaylı kavramı üzerine kurulmuş.

Komik mi? Çoğunluğun beğeni standartlarına göre eminim Şafak Sezer ne dese kesin komik, eğlenceli çıkar. Ama o çoğunluğun “Planet” gezegenini, “uzaya çıkan ilk pilot” Louis Amstrong’u ya da Alien’ı çakıp çakamayacağı şüpheli… Zira Şafak Sezer’le eğlenen, oynadığı karakteri kendisiyle özdeşleştiren çoğunluğun bilgisi görgüsü bizzat Selim seviyesinde değil mi? Öte yandan hikayede bir de Selim’in saf muamelesi yaptığı gariban figüran var ki ne işe yaradığı belli değil. Sırf Selim’in salaklığını pekiştirmek için orada olmalı.

Bütün bu gereksiz parodi tam 38 saniye boyunca devam ediyor, nihayet uzaylı sanılan süper kahraman Redman ortaya çıkıyor ve 39. saniyede sadede geliyor. Konseptle alakasız mesajını NASA yuvarlak masasına iletiyor. O güçlü mesaj laga luga içinde kayboluyor. Reklamın akılda bıraktığı tortu içinde ne kapsama alanı ne de görüşme kesildiğinde ücretlendirilmemesi kalır.

Reklamın dramasını vereceğiniz mesajla ilgisiz bir komedi içinde kamufle eder, kendi kurumsal zekanızı, göya rakibinizi salak yerine koyan, bunu yaparken bilakis kendi üzerinize yapışan bir ünlü mamülün altında ezerseniz, reklamın yalınfikirli tanrılarını öfkelendirirsiniz. Ne mi olur? Bu ülkede size bir şey olmaz da öteki tarafta Bernbach’la, Young’la, Rubicam’la, Ogilvy’yle göz göze gelmeye yüzünüz olmaz.

Redman geldiğinde Selim’den kurtuluruz diye umutlanmıştık. Ama ne iştir ki Selim baskın çıktı…

İzleyici eğlendirmek araç değil de amaç olunca, ortada “mesaj kaygısı” da kalmayınca reklamcınızın paranızın yarısını değil tamamını sokağa attığı söylenebilir.

Acaba reklamcı reklamverene şunu diyebiliyor mu?

“Yaratıcı fikrimize o kadar güveniyoruz ki, olmaz ama, işe yaramazsa o reklamı ücretlendirmiyoruz.”

 

Cem Argun.-

 

Not: Bu arada Tamer Karadağlı’nın başrolünde oynadığı henüz yapım aşamasındaki komedi filmi SüperTürk Redman’in akibetini etkiler mi onu da merak etmemek mümkün değil.

 

Ben hangi operatörün operatörüyüm? Karakter üzerinize yapıştı!

Avea

Ben hangi operatörün operatörüyüm?

Böyle bir reklamın görseli olarak, ödül alan kendi çağrı merkezinin elemanını mı kullanırsın, yoksa “rakip operatörün temsili elemanı olsun, gözleri şaşkın baksın yeter, vatandaş mesajı alır” diyerek kendi kalene gol mü atarsın?

Genelleme olacak ama önce tespitimi yapayım: Soyutlama yeteneği olmayan, espri anlayışı köreltilmiş, kendiyle dalga geçmeyi bilmeyen, sorgula(ya)mayan, saf, hemen her şeye inanan bir halkız. Dinimiz, kültürümüz, yetiştirilme tarzımız böyle. Halbuki güldürü de, benzetme de, teşbih vesaire de kültürümüzde var. Lakin bu halkın yıllardır yaşadığı acılar gülmesine, baskılar, sansürler güldürü üretmesine engel olmuş, espriyi nasıl anlasın, mesajı nasıl çözsün gariban? Teşbihte yapılan hatalar da vatandaşı teşbihten de soğutmuş ayrıca…

Reklamda komik olsun diye overlokçu kullanırsın, Türkiye Overlokçular Birliği “Bu reklam camiamızı rencide etmiştir.” diye basın açıklaması yapar, Reklam Özdenetim Kurulu’na, Sanayi Bakanlığı’na başvurur reklamı durdurtmak için.

Tablo bu. Buraya kadar itirazınız var mı? Pek sanmıyorum, ama varsa yorumlarınızı merak ediyorum.

Böyle bir ortamda özellikle mobil operatörlerin reklamlarında kullandıkları “bu ben değilim öteki operatör” tipi ters manyel karakterler kendi markaları üzerine yapışıyor. Öyle ki yukarıdaki Avea reklamında olduğu gibi reklamı yapanların bile kafası karışmış, vatandaşın nasıl karışmasın? Üstelik reklamı izlerken mesajı alsak dahi uzun süreli belleğimize, bilinçaltımıza kaydederken, yüzlerce reklam, bilgi, içerik, mesaj, tivit bombardımanı arasında reklamdaki karakteri, reklamdaki logoyla tag’liyor, eşleştiriyoruz. Bir anket yapsak ve deneklere aşağıdaki 3 fotoğrafı gösterip, bu karakter hangi markayı temsil ediyor desek, çok büyük bir kesimin düşünmeksizin, spontan cevabı Şahan Gökbakar Turkcell’i, Şafak Sezer Vodafone’u, Erdem Yener de Avea’yı temsil ediyor şeklinde çıkacaktır.

Reklamda illa rakibinizi temsil eden karşılaştırmalı bir karakter kullanacaksanız, bence kendi markanızı temsil eden eşdeğer bilinirlik veya çekicilikte bir karakterle birlikte kullanmayı düşünmenizde fayda var.

Ya da biriniz de çıkıp farklı bir strateji izlesin, İş Bankası gibi “İşte ben buyum!” diyen bir karakter kullansın dişimi kırayım…

Arzu edene bu konudan sağlam bir doktora tezi çıkar. :) ben yabancı literatürü araştırıyorum ancak öncelikle “comparative advertising” kapsamında bu tür kullanımlar için doğru İngilizce tanımı bulmam lazım. Önerisi olan?

Bu arada sizin fikriniz ne? Reklam karakterlerinin bu şekilde kullanımı için ne düşünüyorsunuz? Yorumlarınızı esirgemeyin.

Cem Argun.-

Pascal bir kova çıtır tavuğu berbat etti

Tartışılan KFC reklamı.  Bildiğiniz gibi reklamın kahramanı Pascal Nouma 2003 yılında elini şortuna sokarak tribünlere aşağıdaki şekilde tombala hareketi yaptığı için Beşiktaş’tan kovulmuştu.

O gün Türk toplumunun “örf ve adetlerine aykırı” bu görüntü Pascal’ın sevgili kulübünden apar topar gönderilmesine sebep olmuştu. Aradan geçen zamanda örf ve adetlerimiz, sofra adabımız bir hayli değişmiş ki KFC reklamında bu tombala anına bir gönderme yapmakta sakınca görülmüyor.

 

KFC, fetiş derecesinde sevdiğimiz, ellerimizi kovaya daldırıp vahşiler gibi kızarmış but, kanat yediğimiz zararlı mı zararlı bir restoran. KFC zaten bu hayvansal vahşi dürtülerimizin restoranıydı. Şimdi o kovaya her elimizi daldırışımızda Pascal’ın tombalası aklımıza gelecek, açlıktan daha güçlü bir içgüdü iştahımızı kaçıracak. Kovadan ne çıkacak, Pascal elini sokmuş mudur gibi bilinçaltı endişelerle KFC’ye gittiğimize de, eve sipariş verdiğimize de pişman olacağız. Türk futbolunun derin bilinçaltında yatan Afrikalı hayranlığını ve bu konuda futbol literatürüne geçmiş esprileri burada yazamayacağım…

Elbette bir kova çıtır tavuğu berbat eden Pascal değil. Reklamveren olarak KFC ve ajansı Ogilvy. Her ne kadar Pascal bugün olsa elimi keserim diyorsa da, futbol kariyerini bitiren ancak kendisini magazin malzemesi olarak meşhur eden o anla ilgili sıkıntısı olmadığı anlaşılıyor…

Canım sen fesatsın, bu masum bir şaka diyenlere de gıdayla, yemekle şaka olmaz diyeceğim. Zira şimdi “gravy” döksem bir türlü, dökmesem bir türlü!

Pascal Nouma Ramazan’da yemek tarifine çıkarsa artık ona da şaşırmayacağım.

Afiyet olsun. KFC sonrası ellerinizi yıkamayı unutmayın.

 

Cem Argun.-

Can Governments Make a Twitter Trending Topic Disappear?

Can a government magic away a trending topic? They may think so. Let’s see how?

Photo Credits: Skirball Cultural Center

Houdini & The Elephant Credits: Skirball Cultural Center

This morning  Turkish people woke-up, yet to another bitter terror event: an evil attack by PKK killed 7 soldiers and left many wounded. This is the last in a series of such attacks in the last few months. Turkish public suffers a great deal from such attacks for the last 30 years. Last year Turkish Government attempted a rather undefined Kurdish or democratic initiative, yet apparently seems to have failed to solve the issue. A few days ago, Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdoğan threatened PKK with the words “tougher measures to come after Ramadan”. This “after Ramadan” timing, especially after this morning’s attack drew an instant reaction from a public that long lost its patience. #Ramazandansonra (#AfterRamadan) has quickly become trending topic #1 among Turkish Twitter users.

An hour later or so, the #Ramazandansonra trending topic disappeared all of a sudden. Leaving behind much less frequent and hot trends from a few days ago. This happened a few other times with some other opposing, criticizing topics. And off course this happened during the #Wikileaks days. At the time Twitter was accused of removing #Wikileaks from the trending topics list. Twitter denied the accusations and briefly explained the trending topic algorithm.

As I was suspicious from a few recent instances, this week I went into a detailed research on how Twitter’s trending topics algorithm work. Although I didn’t find much, I came accross the information that Twitter automatically removes any “offensive” or maybe even obscene trending topic.

Unfortunately there are no public web sites that count and compare specific tweets or popular hashtags any more. A few months ago we could have done this at least manually with the good old Advanced Search feature. Nowadays the only solution is to use a professional social media monitoring system or write a web app that counts trending topic hashtag mentions using Twitter’s API. I didn’t try any of these yet.

Today when #Ramazandansonra disappeared, I got a DM from a suspicious friend. This triggered my conspiracy loving mind… I went to Gigatweeter and compared two local trending topics against #Ramazandansonra. To my surprise #Ramazandansonra was polluted with numerous porn links, a seemingly coordinated attack. Those porn links are yet invisible to us through the Twitter interface. I could manage to see one of them, to only disappear in the next refresh. Somehow, it seems that third party apps like Gigatweeter can extract these offensive tweets from Twitter’s API before they go through editing.

I now strongly suspect that a coordinated porn link attack mentioning a trending topic hashtag tricks Twitter’s algorithm to perceive the hashtag as “offensive” and ban it from the TT list.

Can a government magic away a trending topic? They may think so. Each trending topic is a colossal elephant to easily step over any “pretending magician”.

Yet if this is true, Twitter should take immediate measures to fix this hole.

Cem Argun.-

 

UPDATE 1: I just found this Read Write Web article Maybe Twitter Trends Shouldn’t Be Entirely Automated? which validates my theory. It’s a shame Twitter didn’t fix this since then.

UPDATE 2: Hours after I tweeted this issue, and minutes after this blog post #Ramazandansonra is again on top of the Turkish trending topics list!!!

UPDATE 3: Minutes later, the topic is lost again, porn links continue to pollute #Ramazandansonra as seen here: http://t.co/hr6dR3w

UPDATE 4: Here comes #Ramazandansonra again at the top: http://t.co/FlYMgVJ

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (No Ratings Yet)
Loading ... Loading ...